El Muntakim veya Mübarek İntikam

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

(Bu yazımın bir kısmını 30 Mart 2013 te yayınlamışım. Hep bir eksiklik hissederdim. Yeniden yazdım ve ilavelerle, kendimce eksikliğini giderdim. Lütfen aynı yazıyı ikinci kez yayınlıyor demeden okuyunuz).

İslam, bildiğiniz gibi Hıristiyanlıkla Yahudiliğin karması değil ama ikisinden de unsurlar taşır. Hıristiyanlık (yanlış bilmiyorsak) intikamsız bir din. Böyle olup olmadığı bu yazının bütününden anlaşılacak sanıyorum. Yahudilik’de de biliyorsunuz kısas var. (kısaca).

Tuhaf değil mi: bağışlamayı emreden, ‘öteki yanağını da dön’, ‘yargılamayın ki yargılanmayasınız’ diyen bir dinin müntesiplerinden (benim tabirimle) ‘mübarek intikam’ filmlerinin Hollywood’da oldukça yüksek bir yüzde ile gişe yapması. Gerçi Amerika’da yaşayan bir arkadaşım: ‘’Hollywood’a girebilmek için ya Yahudi ya eşcinsel olman gerekiyor’’ da demişti. Önemsiz; izleyenler Hıristiyan.

Çünkü intikam, kim ne derse desin, yaradılışımızda var olan adalet duygumuzun aksamından. Ama yeryüzünde, şu ‘öteki yanağını da dön’ diyen Hıristiyanlıktan sonra en çok derviş yetiştirmiş ikinci din İslam. Tanrı’nın Muntakîm sıfatına, kısas emirlerine karşın. Çelişik görünüyor.

Değil.

Yarınki Gün şefaatini umduklarımızdan, Üstad’ımız Hasan Hüseyin Varol Hoca’mızdan dinlemiştim: Bir şeyhin sohbetinde, bir kenarda emir bekleyen çocuk yaşta bir ihvana şeyh: ‘’Yavrum! Köşedeki çeşmeden bir su getirir misin’’ der. Çocuk testiyi kaptığı gibi çeşmeye koşar ve testisini doldurmaya başlar. O esnada bir süvari belirir ve atı çocuğun üzerine salarak, suvarmaya başlar. Çocuk yaralanmış, testi de kırılmıştır.

Çocuk ağlayarak şeyhin meclisine döner. Şeyh şaşkınlıkla ‘’Sana ne oldu yavrum böyle, niye ağlıyorsun’’ der. Çocuk olan biteni anlatır: ‘’ağlayışıma gelince, aldığım yaralar için ağlamıyorum; sizin mübarek testiniz kırıldı; ona ağlıyorum’’.

Şeyh:

-Adama bir tepki de bulunmadın mı.

-Hayır.

-Hiçbir kötü söz de mi söylemedin.

-Hayır.

‘’Koş yavrum koş’’ der, şeyh ‘’geç kalmadıysan adama bir şeyler söyle; öfkelen’’. Çocuk şeyhin emri olduğu için koşar çeşmeye. Gördüğü manzara şu: At, adama bir çifte atmış ve adamın kafasının yarısı olmaksızın; yerde yatıyor.

Hz. Peygamber: ‘’Mazlumun ahından sakının’’ demiş. Gördüğünüz gibi mazlum, güçsüz demek ve onun ahı da döktüğü göz yaşı, hüznü.

Lütfen bu dervişane teslimiyetteki maskeli intikamın ne kadar korkunç olduğunu duyumsayınız. Kendi öçlerini kendileri alanlar, aza kanaat eden zahitlerdir.

Tabakat kitaplarında ‘zahit’ (aza kanaat eden)lakaplı bir derviş var. Menkabesi şöyle: Ünlenince, Melik huzuruna getirtmiş: ‘’Sana zahit diyorlar doğru mu’’.

-Haşa efendimiz! zahitlik kim biz kim; gerçek zahit sizsiniz.

-Ben mi..! Bu debdebe içindeki ben zahit oluyorum da palaspareler içindeki sen mi olmuyorsun.

-Kesinlikle efendimiz. Siz dünyaya kanaat etmişsiniz. Tanrı da Kitab’ında dünya için: ‘’az bir menfaattir’’ diyor.

Başa dönersek, gerçekten öçlerini Tanrı’ya havale etmeyenler mütevazıdırlar, zahittirler; intikamın beşeri olanına kanaat etmişler demektir.

Bu hesapça en korkunç alınan öç, dervişinki. Herkes zulmedebilir. Ancak Tanrı’nın: ‘’Onu bana bırak’’ dediği zalimlerden olmayı hiçbir zalim istemez; elbet bilecek olsa.

Belki de şunu demek istiyorum: Mazlum derviş, öç istemiyor ama, Tanrısal bir yasa olarak ‘öç’ orada olduğu gibi duruyor. Öçü, siz ister tasarlayın, ister bağışlayın; mutlaka alınacaktır.

Çok konuşuyorum. Hele Tanrısallık konusunda. Oysa; dervişe sormuşlar: ‘’İnsanlığın hali nedir’’ diye: ‘’Apaçık bir acz ve fena; upuzun bir dava ve iddia’’ demiş.

Biri de bir dervişe bir gün: ‘’sen benim kim olduğumu biliyor musun’’ diye efelenmiş. İşte yanıt: ‘’başlangıcı hakir bir su; sonu kokuşmuş bir et; ortasında ne olursan ol’’.

İntikam Tanrı’ya mahsus. Biz kendi intikamımızı kendimiz alamayız.

Ömrüm boyunca ettiğim zulümlerin intikamı benden alındı ama zulmettiklerim almadı; başkaları vasıtasıyla Tanrı aldı.

Benim öç almak istediklerimden de öcüm alındı ama ben almadım; başkaları vasıtasıylaTanrı aldı.

Beckett’in eşsiz oyunu ‘Godot’yu Beklerken’deki bir sahneye benziyor: üç-beş kişi halka oluşturmuş şapkalarını değiştiriyor. Herkes eline gelen şapkayı yanındakine veriyor ve bu ila nihaye böyle gidiyor.

Bunun gibi: ben size bir tokat atıyorum, siz de yanınızdakine. Halka tamamlanınca sizin attığınız tokat, size de atılıyor ama başkası atıyor; sizin tokatladığınız kişi değil. Böylece öç alınmış oluyor ama siz almış olmuyorsunuz; Tanrı almış oluyor. Sizden öç alınıyor ama siz almış olmuyorsunuz.

Öç, Tanrıya mahsustur.

Kaynak : Varide Dergisi | Murat Kapkıner